13 Ekim 2016 Perşembe

Boğaziçi Buluşmaları 3'den Bana Kalanlar

Es selâm ahali,
Öncelikle bu kez deadline olmadan burada olduğum için baya mutluyum, elhamdülillah ^^ Bugün burada bu yazı neden var kısaca oraya gireyim. Tesadüfi sosyal bir alemde bir etkinlikle karşılaşıp "gitmeyi düşünüyorum" demişim ki bana bildirim geldi etkinlik öncesinde tabi bir de hatırlatan bir kaç dost oldu vesileyle aksilik dolu bir günü güzelleştirmiş olduk. Etkinlik "Boğaziçi'nin Dini Mimarisi" olumca ilk etapta sadece Boğaziçi kısmı dikkatimi çekmiş olacak ki okul ile dini mimariyi camileri vs pek anlamlandıramadım, fakat bahsi geçen Boğaziçi'nin okulumuz olmadığını anlamam uzun sürmedi. Neyse etkinliğe geliyorum, etkinlik Sabancı Müzesi'ndeydi ve daha önce buraya gitmediğim için ve dünde bu etkinliğe son anda yetiştiğimiz için baya üzüldüm tez gidilecekler listesine adını altın harflerle de ekledim aynı şekilde. Bu konferans Boğaziçi Buluşmaları adında bir seri şeklinde düzenleniyormuş ve her farklı konferansta sanırım Boğaziçi'nin farklı bir dokusu ele alınıyormuş. Dünkü konferans "Boğaziçi'nin Dini Mimarisi" üzerineydi ve iki konuşmacı dinledik bu konu itibariyle; kendileri Dr. M. Sinan GENİM ve Mimar Büke URAS idi. Öncelikle Sinan Bey bize kendi araştırmaları ve deneyimleriyle beraber "Osmanlı Dini Mimarisi Hakkında Bazı Gözlemler ve Rumeli Yakasının Anıtsal Camileri" konusundan bahsetti ve bende aırasıyla sizlerle konferans notlarımı paylaşacağım inşAllah :)

  Evet öncelikle bilmeyenler için;  içerisinde Cuma namazı kılınmayan camiler mescid olarak adlandırıldığından bahsetti hocamız, bu bir çoğumuz tarafından bilinen bir nokta zaten ve Boyacıköy civarındaki bir çok cami bu sebepten mescid hükmünde imiş mesela. Benim aklıma da direkt bir mesire alanındaki camide mescid yazması gelmişti ve orada öğrenmiştim cuma namazı kılınmadığı için mescid olduğunu ve böyle yazdığını.
  Camiler özellikleri itibariyle 4'e ayrılıyorlarmış ; Sufli, Tahtani, Fevkani ve Mükemmel yani Selatin Camiiler olmak üzere. Bu Camii çeşitlerinin isimlerini doğru yazıp yazmadığımdan emin değilim ufak bi araştırayım dedim ama bu konuda pek bir kaynak bulamadım maalesef. Sufli Camiiler halktan toplanan malzemelerle yapılan ve plansız olan camiilermiş, Tahtani Camiiler ise düzayak diye tavir ettiğimiz zeminden merdivenle çıkılmayan yani yüksekte olmayan ve sadece mihrabı olan minberi olmayan camiiler oluyormuş. Bir diğeri olan Fevkani Camiiler ise zeminden yüksekte olan merdivenle çıkılan camiilermiş. Son olarak diğerlerine göre daha çok duyduğumuz Mükemmel Camiiler yani Selatin Camiileri ise gelişmiş mimarisi olan, birçoğu Boğaz'da yer alan camiilermiş. Bu camiilerin bir diğer öenmli özelliği ise sultanlar tarafından annelerini anmak üzere yaptırılmış olmaları imiş Mihrimah Sultan Camii hariç.
  Geçmişten günümüze Camiiler taşınmaya çalışılırken bir çok değişiklik yapılıyor biliyorsunuz ki restorasyon adıyla fakat bir çoğunda camiinin orjinalitesi bozuluyor maalesef. Bu bağlamda mesela orjinal kandillerini koruyan tek camiinin Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camii olduğundan bahsetti değerli hocamız.
  İstanbul'da 12 tane Selatin Camii var Ayasofya da buna dahil ediliyor ama aslında genelde Ayasofya'yı Selatin Cam,, say ıyorlar sultan tarafından yapılmadığı için.
  Son olarak İstanbul'da en eski camiinin Fathi Camii olduğu yanlış fikrini doğruluğa kavuşturalım ki asıl en eski camiinin hangisi olduğunu bilelim. İstanbul'un en eski camiisi Beyazıt Camii imiş bilmeyenlere ve bilmek isteyenlerin kulaklarına duyrulur :)



9 Ekim 2016 Pazar

Deadline Kaçışı İç Döküntülerim

Uzunca zaman sonra buralara yazmak çok ama çok farklı hisler.
Kafan değişiyor, içindekiler,dışındakiler, kalbindekiler ve daha fazlası. Bazen kaldıramayacaklarını yaşıyorsun bazen buna da şükrediyorsun ama neticede elin hep yazmaya gidiyor lakin buralardan çok uzaklara yazmak yaptığım.O küçük mavi kaplı defterime, kara kaplı olan bitince yerine huzuru temsilen gelen hani. Tabi bunlar siz bilmezken oluyor hep ve ben hep kendi kendime yazıyorum. Buralardan uzaklara yazınca da öyle herkesler okusun diye yazmıyor, içime içime atıyorum sanki o defterdekileri, kimseler okumasın diye yazıyorum. Sonrasında okur mu okutur muyum birilerine bilinmez ama yazıyorum netice olarak. Sanki o kalemi alınca elime hissediyorum yazacaklarımı, bazen gözlerim dolarak bazen de taşarak yazıyorum, bazense dilime gelemeyecek kadar korktuklarım kalemimden dökülüyor ama yine de yazıyorum. Çok çok kötüsünü yaşadığımda yazmaktan da korkuyorum ama gün geliyor o günleri hatırlayıp yine yazıyorum bazen. Şimdi ise yine bir kaçış buradayım, eskiden yaptığım gibi. Yapmak istemediğim zorla yaptıklarımdan kaçışım olan bu blog, yine beni bir ödevin deadline'ından kaçırdı ve bu diyara sürükledi beni. Evet evet bende hiç hayır demedim çünkü bugün diğer deadlinelardan bir adım ötesi var küçük memleket tatilinin eve dönüşü bugün. Bu gece sonrası yine İstanbul var kısacası. Çok sevdiğim ayrılma fikrine dahi içimin öylesine burkulduğu, ama yaşarken de bir türlü tamamen huzur dolamadığım canım İstanbul. Eksik  birşeyler var elbet İstanbul'da.Aile mesela.Ben hep İstanbul'dayken kalbimin ötelerde tıngırdaması var, yanı başıma ara sıra uğrayıp sonra ortalıktan yok olması ve benim onsuz yaşamaya çabalamam. Kolay olmuyor dostlar bazen ikna ediyor da sağolsun bir umut geliverip sonra yine yok oluyor maalesef.Velhasıl buralarda değilken çok da sular aktı kafamdan kalbimden ve hayatımdan. Neticesi ise huzur olacak inşAllah, o yüzüme çarpan sessiz sakin altın ışıklar, kulağıma çalınan kulağımla beraber kalbime dolan yaprakların hışırtıları gibi. Hatta belki bir gün çok daha fazlası. Bunlar belki dua olur. AMİN.
Es selam! Kalp atan her diyara, ama en çok huzurun sakin sokaklarına.

Gökyüzünden selam var!